10 Eylül günlü Milliyet'in 3.sayfasındaki haber, 'meğer ki rastgele' anlamında 'insan'ı tanımlıyordu. Şu başlık altında:
"Ölen yeğeninin organını kabul etmeyen yaşlı adamın insanlık dersi:
"Ben 70 yaşındayım gençler yaşasın!
Burdur'da 2 yıldır böbrek nakli bekleyen Şeref Özceylan, trafik kazası sonrası hayatını kaybeden yeğeninin organlarının gençlere verilmesini isteyerek hakkından feragat etti"
Habere bitişik "İnsanlar ve Olaylar" adlı köşede ise, Hasan Pulur'un "Adam aranıyor" başlıklı yazısı vardı.
Sandım ki usta Pulur, fedakâr Şeref Özceylan'ın "adamlığı"nı vurguluyordu.
Konu, tesadüfen Şeref Bey'in şahsında simgelenen "adam"lığı da kapsayan, olaydan haberli olmadığı belli Sayın Pulur'un bir genellemesiydi. Biraz değişik gelen anlattığı fıkra, bildiğim kadarıyla şöyleydi:
Baba, defosunu, yanlışını, eksiğini gördükçe oğluna, " Sen adam olmazsın" dermiş. Oğlu bu sözüne hayli içerlermiş. Gün gelmiş oğul bir eyalete vali tayin edilmiş. Emir salmış, köydeki babasını huzura getirtmiş. Otur demeden ve ayağa kalkmadan, içeriye alınan babasına küstah bir eda ile seslenmiş:
"Bana adam olmazsın derdin hep; bak, vali oldum" der ve güya ve kendince ders vermek isterken, babası cevabı bindirmiş:
"Ben sana vali olmazsın demedim ki; adam olmazsın dedim evlât"
Lâf adam ve adamlıktan açılınca, genç yaşta yitirdiğimiz ünlü şairimiz Cahit Sıtkı'nın "Haydi Abbas" şiiri geldi aklıma. İlk iki dizesini "Adamlık"a uyarlıyorum:
"Haydi Abbas, vakit tamam,
Adam diyordun, işte Şeref'li adam!.."
Arayan var mı ki; bilmem ki!
Öyle mumla çırayla değil, projektörle de arasınız, bulamazsınız kolayına günümüzde "adam gibi adam!"ı.
Azalmakta.
Yaşamın her alanında, dalında. Özellikle de, ticarette, siyasette, bürokraside, mesleklerde, medyada!
Siyasal yargıda, siyasal dinde, ırkta, mezhepte. Daha çok da, kendini halkın üstünde gören tabakada…
943'ten beri Hataylıyım. Türkiye'nin en kozmopolit ilidir Hatay. Burada, Sünniler'den sonra çoğunluk Nusayriler'dedir. Ardından Türkmenler, Çerkezler, Gayr-ı Müslimler gelir. Irkta, dinde ve mezhepte ayrı oldukları halde, birbirleriyle barışık, dost ve kaynaşıktırlar. Kimsenin kimseye gözünün üstünde kaşın var ya da şusun - busun dediğine; ne de, inanç ve ırk farklılığı nedeniyle dövüşüp küsüştüğüne tanık oldum.
Bakışta, yaklaşımda, sevgi-saygı bağlamında da.
O olgunlukla uygarlık, yazık ki, toplumun genelinde yok!
Çokluk neredeyse Selçuklulardan, Osmanlılardan gelme değil; gelenek ve göreneklerinden kopuk.
Yazık!
Düşünüyorum da diyorum ki; populizme yatkın kolaycıları bir süreliğine Hatay'a çağırıp ağırlasak. Onlarla yatıp onlarla kalksak. İnanıyorum ki değişecek, çok şey de öğreneceklerdir Hataylılardan. Fazileti, terbiyeyi, ayrı dinden, renkten ve ırktan kişilerle kardeşlik bağı ve ortamı içinde birlikte güzelce yaşamayı…
Olgunluğu, uygarlığı, insanlığı…
Kavgalı, tepişmeli ilişki ve düşmanlıktan sakınıp, zenginliği hakça paylaşmayı…
Aynaya bakar gibi, Hataylıya bakarak, duruşu, barışı ve dostluğu sindirip kavramayı… İnsanı insan bilip insanca davranmayı…
Erdem kursuyla sınavından geçerek "adamlık sertifikası" almayı…
Eskiler hani, "Nerede o bayramlar" derler ya; dille değilse bile eminim içten, günümüz insanı da beyefendi, siz, muhterem, zat-ı alileri nam ve sıfatıyla aranıp anılmalıdır.
Gel de, M.Ö. 4. yy.'da yaşamış, mütevazı ve sefih görünümlü, dönemin ünlü feylezofu Sinoplu Diyojen'i hatırlama!
O da, günümüzdeki gibi, yokluğunu görmüş ki, elinde fener, Atina sokaklarında aç-biilaç "adam" arıyor değil miydi!..