Kelimelerden kalelerimiz var!
Hiç yıkılmayacağını sandığımız…
Ama içlerini doldurmayı da unuttuğumuz…
Belki de doldurmayı beceremediğimiz…
Ama duvarları cilalı!
Görüntüsü ise cafcaflı!
O kaleler, inandığımızı sandığımız “gerçeklerin” kaleleri…
Sırtımızı dayadığımız…
Yarına “güvence” diye baktığımız…
Olmazsa olmazlarımız…
Ya da öyle sandığımız…
Hangi kaleler mi bunlar?
Demokrasi’ye ne dersiniz?
Ya İnsan Hakları…
Hatta fikir özgürlüğü…
Ama gelin, korkularımızla inşa ettiğimiz kalelere de bakalım!
Onlar ne durumda, bir kontrol edelim…
“Üzerlerini örttük ve unuttuk” sandıklarımız onlar!
Ama ne örtebildik, ne de unutabildik…
Çünkü onlar hep aynı yerde…
Hani bıraktığımız!
Bırakıp da kaçar gibi uzaklaştığımız!
Ama uzaklaşırken daha da yaklaştığımız…
Onlardan biri, yine bir kelime!
Hatta bir tarih…
1915’i konuşalım mı?
En büyük korkumuzu…
Hiç konuşmadığımız o karanlığı…
Bir ışık yakalım mı?
Az, çok değil…
Işık almasın gözlerimizi…
Ve korkutmasın gördüklerimiz…
Ya da duyacaklarımız…
Sahi, neden korkuyoruz?
Ne göreceğimizi sanıyoruz?
Ya da duyacağımızı…
O ışık yandığında göz göze geleceğimiz şey, ne olacak?
Ya o kalın perdeyi araladığımızda, kaybımız ne olacak sanıyoruz?
İfade edilen gerçek şu:
“1915 Soykırım Değildir”
Tamam!
Değil!
Peki, o zaman…
Ne?
Soykırım değil, dedik ya…
O zaman ne?
1915’te yaşananlara bir isim bulalım hadi!
Bu toprakları, o yaşananlardan sonra terk edip gidenleri konuşalım…
Tehcir Kararnamesi ile her şeylerini geride bırakırken, gözleri arkada kalanları konuşalım…
Ermeni Çeteciler değil onlar!
Siviller!
Eli silah tutmamışlar…
Tek suçları Ermeni olmak olanlar…
O yüzden belki de, potansiyel suçlu, hatta “tehlikeli” ilan edilenler…
Sahi, şunu söylemek zor mu?
“1915’te yaşanan acılardan dolayı üzgünüz…”
“Ama o acılara ev sahipliği yapmış herkes adına, üzgünüz…”
“Türk ya da Ermeni, Anadolu Kardeşliği adına üzgünüz…”
Zor mu?
Hani, “savaş şartlarıydı ve yaşandı” demeden, geçiştirmeden…
Sahi, Osmanlı Mirası’nı sahiplenenler olarak, geçmişten miras kalan bu toprakların insanlarına bir borcumuz yok mu?
“Para” değil o “borç” !
Vicdan…
Sahiplenme…
El uzatıp diğer eli tutma…
“Artık yeter” deme…
O yüzden de soru tek…
Ve de basit…
Korkularla büyüyen nesillere devam mı?